Göze Çarpanlar

Üsküdar’dan Göksu’ya Bir Kayık Gider

Kızılay Web Banner 950X100

Üsküdar’dan Göksu’ya Bir Kayık Gider, Aşkı Tarif  Eder

İstanbul’un yakınında fakat karşı kıyıda, gizemli güzelliğiyle İstanbul’un Asyalı kızı Üsküdar bulunmaktadır. Genç ve taze bir kızın edası ve işvesiyle bir kadına özenmesi gibi Üsküdar’da İstanbul’a özenir ve melankolik sessizliği içinde düşleri ve büyük hüzünleri tarafından esaret altındadır. Üsküdar bahçeli evleri ve rıhtımlarıyla tam bir sayfiye yeridir; beyaz boyalı evleri yeşillikler arasında gülümser; ayaklarıyla pırıl pırıl suya dokunurken başı güllerle taçlandırılmıştır. Üsküdar, akşam alacasında leylak rengini alır.

Eğer bir sabah Üsküdar iskelesinde ilk seferine çıkmaya çalışan kayıkçıyı görürsen bu kayıkçının gözüyle Üsküdar’a bakmalısın. Bu saatte Üsküdar sabah sisinin vişneçürüğü rengini alan perdesi arkasındadır ve henüz uyanmamıştır. Fakat güneşin ilk ışıkları sabahın sis örtüsünü delmeye başladığı zaman, minarelerden ezan sesleri yükselmeye başlar ve Üsküdar, sabah güneşinin yumuşaklığı ve rehaveti içinde yavaş yavaş uyanır. Sabah nemi, tozları yere gömmüştür, nefes almak kolaydır ve insanlar yaşam sevinciyle sokakları doldurmaya başlar. O an, Üsküdar’ı örten mavi gökyüzü her maviden daha mavidir.

Üsküdar İskelesi sabahın erken saatlerinde sessiz ve sakin olur; Piyade kayığından türemiş “Hanım İğnesi Kayığı” iskelede ince örtüsü altında ince belli bir cariye gibi dalgalar tarafından sallanıp dururdu. İnce beyaz bir kumaş, açık mavi yastıklar üzerinden gerdirilerek kayığın gümüş kenarlıklarına tutturulmuş olarak görülürdü.

Günün ilerleyen saatlerinde Üsküdar, yükselen neşe ve eğlence alevlerinin kapladığı ve zümrüt rengini alan gökyüzünün aydınlattığı bir masal şehri gibidir. Üsküdar ılıman iklimlerin yaşanılacak beldesidir.

Anadolu yakasının, tarihi çok eskilere dayanan naif semti, Perslerin diliyle “Altın Şehir”, şevkatli kollarıyla kervanlara kucak açan, Asya’nın Avrupa’ya geçişteki son durağı, Osmanlı elinde mamur olmuş yaşanılası belde.

Leylak kokulu bu yaşanılası beldenin halkı tatil günlerinde mesire yerlerine kayıklarıyla giderlerdi. Özellikle Göksu mesiresi tatil günlerinde Üsküdar’lı Beylerin ve Hanımefendilerin akınına uğrardı. Hanımların,  beylerin ve çocukların kayıklarla Üsküdar’dan Göksu’ya gidiş ve dönüşleri doğunun egzotik kültürünün bir parçası olarak görülmeye değen bir manzara oluştururdu.

Tatil gününün ilerleyen saatlerinde Üsküdar kayık iskelesi ve çevresi her yaştan ve cinsten insanın akın akın kayıklara hücum ettiği, rengarenk ebruli bir görüntüye maruz kalırdı. Kayıklara binen hanımlar ve beyler sahil şeridinden Göksu’ya doğru yola çıkarken hanımlar şemsiyelerini açarlar buda Boğazın mavi sularında gökkuşağı gibi görüntü oluştururdu. Bu görüntüleri rengârenk şemsiyeler açıldığında suyun renklerle dansına, ebru sanatının Boğaz sularına uygulanışı olarak da belirtebiliriz.

Üsküdar’dan kayıkla yola çıkan yolcular, baharda leylak ve erguvan kokusunu, yazın ıhlamur kokusunu, mevsimine göre sümbül, nergis, manolya kokularını soluyarak Göksu’ya ulaşırdı.

Üsküdar Göksu arasında kayıklarla yapılan yolculuklarda ne duygu yoğunluğu yaşanırdı? Ne tür davranışlar sergilenirdi, bunları belirtmekte fayda vardır.

İstanbul hanımefendilerinin gözünde kayıklar; karada yazılı ve yazısız kanunla eli ayağı bağlanan hanımların, su üzerindeki özgürlüğü, esaretten kurtarıcılarıdır. Kayığa binen hanımlar; masmavi pırıl pırıl sular ve şemsiye altında minderlere uzanmış çarşaflı bir kadın uzun, dar bir kayık; kadın, hiçbir şeyi umursamadan, sadece suyun üzerinde usulca kayıp gitmek için özellikle kürekleri aheste çektirmektedir. Uzun ve dar kayıklarda, hafif kürekleri iki hamlede çeken ve daima beyazlar giyen kürekçilerin yanı sıra bir veya en fazla üç kişi bulunurdu.

Kayıklarda İstanbul’un gölgeli sokaklarında görülen siyah sessiz hanım siluetlerini göremezsiniz.  O siyah ve sessiz hanım siluetlerinin yerini kayıklarda, ipekli açık renk elbiseleriyle, alınlarına ve yanaklarına değen ipek yaşmaklarıyla, gözlerinin üstüne düşen pırıl pırıl payetleriyle ve saçlarına tutturdukları altın sarısı iplikten çiçekleriyle, etekli rengârenk şemsiyeleri altındaki örtüsüz yüzleriyle gülümseyen hanımefendiler bulunur.

Ama onlara hiçbir zaman erkekler ulaşamaz. Çünkü, erkekler ile onları suyun derinliği ayırmaktadır. Hanımlar, kayıklarındaki dünyalarında yol alırlarken, gülümserler ve sonra gözlerden kaybolur giderler.

Kayığa binen hanım müşterilerine karşı kayıkçı bazen derin bir sevgi ve muhabbet duyar, hanım müşteride bazı zamanlarda kayıkçıya ilgisiz kalmazdı. Ancak Boğaziçi’nin incelmiş medeniyet eseri olan bu dar Piyade kayığında bu iki insan, bir birlerine bir adım dahi yaklaşmadan, birbirlerine dokunmadan ancak ve ancak birbirlerinin gözlerine bakabilirlerdi. Kayıkçıya ilgi duyan hanımefendi, her şeye rağmen, gençlik ve tazeliğini çalan kalın siyahlıklar içinde feraceli biçimde sessizce ve birazda içini saran huzursuzlukla kayığa binmeyi göze alabilirdi. Genç ve atletik vücutlu kayıkçı, havadar ve bembeyaz giysileriyle, parıldayan masmavi dalgaların rengine öylesine uyardı ki; Hanımefendi, bu yakışıklı kayıkçının karşısında oturmaktan sevinç duyar,  içi içine sığmazdı. Her kürek hamlesinde gerilen kollarını saran ipek gömleği esen rüzgârdan pır pır uçuşur, uzun beyaz çoraplı ayaklarıysa kayığın tabanına delercesine dayanıyordu. Bacaklarını saran ve iki ayrı kadın eteği gibi duran geniş kayıkçı pantolonunu esen rüzgâr şişiriyor ve denizin mavi ışık reflekslerini üzerindeki beyaz kırışıklıklarda biriktiriyordu. Hanımefendinin çevresini, rüzğarın sarhoş edici taze kokusu ve denizin tuzlandırdığı hava sarmalamıştı.

Üsküdar’dan kalkan bir kayık, yaydan fırlayan ok gibi, suyu yararak ve güneşin sudaki akislerini, raks eden burun kısmında türlü renklere dönüştürerek, önü arkası fark etmeden, gerek ileriye ve gerek geriye doğru aynı hızla yol alabilirlerdi. Sanki onlar, suya girmemekte ona sadece dokunmaktadırlar. Gündüzleri suyun üzerinde bir yunus balığı gibi kayıp giderken, geceleri ay ışığı sisinde, küçük koylarda yükselen sessiz sedasız oynaşan dilber şekline bürünürlerdi.

Göksu, şimdiye kadar kim bilir kaç genç aşığa mekan olmuştur. Göksu, aşktan sararıp solmuşların doldurduğu kayıkların bir kuğu gibi süzülüp dolaştıkları bir yerdir.

Bembeyaz giysili iki hamlacının kürek çektiği altın kaplamalı kayığın en önünde hanımlar oturur daha sonra beyler ve çocuklar otururdu.  Birbirinden güzel kayıklar, iki sıra halinde Göksu deresinde kayıp giderlerdi. Yabancı sefirlerin kocaman kayıklarındaki Avrupalı kadınlar ilginç bir şey düşünmüş ve kayıklarının ön kısmını gül hevenkleriyle süslemişlerdi. Her iki sırayı dolduran kayıklar bazen durmak zorunda kalırlardı. Çünkü bir Türk Hanımefendinin bir deniz yıldızı gibi kayıp giden ince uzun kayığı suyun ortasında kalabilir ve yolu tıkayabilirdi. Hanımefendiler güneşli yaz günlerini düşlemezler yaşarlardı. Türk Hanımefendilerin başlarının üzerinde güneşten korunmaları için zenci halayıkların şemsiye tutmaları bilinen tabloydu. Zenci halayıklar diğer elçilik kayıklarındaki Avrupalı kadınları ve giyim tarzlarını gördükleri zaman bu kadınların şıklığı ve güzellikleri karşısında donup kalırlar ve şaşkınlıktan şemsiyeyi tutamaz olurlardı. Böyle durumlarda güneş Türk hanımlarının gözlerini kamaştırır hiç bir şey göremez olurlardı. Türk hanımefendilerinin bu halini gören Avrupalı kadınlar renkli feraceleri ve sadece gözlerini açıkta bırakan peçelerinin arkasındaki gizemli güzellikleri onların gözlerinde görmeye çalışırlardı.

Göksu, ceviz, söğüt, ıhlamur ve beyaz akasya ağaçlarından oluşan koruların içinde kıvrım kıvrım uzar gider. Ağaçların sık yaprakları doğal gölgelik oluştururken, uzunluğundan bükülmüş dallar suyun içine dalıp, küçük şelaleler meydana getirirdi.

Göksu’da her renkten kayıklarla karşılaşılabilir: Beyaz, sarı, açık gri ve hatta tamamı altınla kaplanmış kayıklar; yeşili, dalga yeşili, mavisi, gökyüzü mavisi kayıklar. Renklerin cümbüşü bu manzarayı, bir grup balık suyun altında yüzerken, türlü renkte kuşlar, suyun üzerinde salına salına dinlenirken tamamlarlardı.

İstanbul sokaklarında siyah çarşaf ve feraceleri içerisinde görmeye alıştığımız hanımları Göksu’da, açık renk ipek halıları üzerinde, tül ve krepler arasında görebilirsin: Çekilen rastıklarla daha da iri gözüken çakmak çakmak koyu kahverengi gözler, gülümseyen dudaklar ve pembe allıklarla daha da çekici olmuş genç kızlar. Seçkin Türk ailelerinin genç kızları için buraları, kendilerini gösterebilecekleri, beğenecekleri ve beğenilecekleri yerlerdir.

Buraların kendine özgü sıcacık atmosferleri vardır. Alınan ve verilen randevuların heyecanlı bekleyişleri; arayan bakışlar, bulan bakışlar, süzülen gözler, cezbeden gözler, sözsüz, sadece karşılaşan ve geçip giden tebessümler ve yelpazenin sessiz dili; çiçekle dile getirilen gizli bir randevu isteği, tüm bunlar Göksu’nun havasını ılıklaştıran şeylerdir.

Göksu eğlencelerinde hanımlar ile erkekler arasında efsunlu bir iletişim dili gelişmiştir. Her biri münasip bir manaya gelen, her biri bir sıfat, bir fiil hatta bir cümle olan meyve, çiçek, ot, tüy, taş gibi bir sürü iletişim vasıtaları vardır. Öyle ki bir demet çiçekle mektup yazılabilir, bir para kesesiyle birçok söz söylenebilir. Bir karanfil, bir kağıt şerit, bir dilim armut, bir kiprit, biraz sırma ve biraz tarçınla karabiber şu manalara gelir: “seni çoktandır seviyorum, yanıyorum, harap oluyorum, senin aşkınla ölüyorum. Biraz ümit ver, beni reddetme, bir kelimeyle cevap ver.”  Ve aşktan söz etmeden karşılıklı olarak böylece bir sürü iletişim kanalları oluşturulmuştu. Bazen sevgisine karşılık bulamayan aşıklar sitem eder, kızar, terk eder ancak bütün bu davranışlar kelimelerle değil empatik iletişimle gerçekleştirilirdi. Aşıkların pek zarif olan empatik iletişimine örnekler verecek olursak; bir erkeğin göğsünü hançerle yarıyor gibi yapması:”Aşkının şiddetiyle kalbim parçalanıyor” anlamına gelir. Aşıkın Maşuku Hanımefendi buna; ferace önden biraz açılacak şekilde kollarını iki yana salıvererek cevap verirse: “Sana kucağımı açıyorum” anlamına gelirdi. Bir hanımefendi, küçük fildişi yelpazeyi eldivenli ele vurursa, bunun anlamı: Maalesef bir araya gelmemizi engelleyen bir sürü engel var; eğer, iri bir kırmızı gül tülün arasından gösterilirse, bunun anlamı: Seni çılgınca seviyorum! Eğer, beyaz bir karanfil kayığın altın sarısı kenarından suya sarkarsa, bunun anlamı: Ben saf ve masum bir kızım, seni ölünceye kadar bekleyeceğim, anlamını taşımaktadır. Ama bunları gören bir Avrupalı beklide yoktur, zaten bunlar adetten ziyade gelenek halinde gelişmiş bir iletişim araçlarıdır.

Çiçekle söylenen aşk dolu sözler, baygın bakışlar ve aceleyle gidilen ağaç altları. Bu daracık Göksu deresinde kayıklar birbirine değerek yol alır ve burada her şey serbesttir. Dikkat et, kürekçilerin iki üç kürek hamlesi yaparsa, birden bu sihirli dünyanın dışına çıkarsın; Boğaziçi’nin tuzlu taze meltemi, sanki seni bir düşten uyandırırcasına taze taze yüzünü okşar ve serinletir. Feraceler indirilmiş ve sen uzun dar piyade kayıklarını gözden yiterken görürsün.

Mehmet Mazak

Kaynak:

Bu makale Prenses Mirza Rıza Han Arfa’nın “Minareler Şehrinin Kadınları” kitabından yararlanılarak yazılmıştır.

Kızılay Web Banner 950X100