Eğitim-Sağlık

YAŞASIN CUMHURİYET

By  | 

Ulusal Egemenlik Milletin Namusu ve Onurudur

28 Ekim 1923 akşamı Çankaya Köşkü…
Gazi’nin sofrası…
Devletin önemli adları, yemek masasındaki yerlerini almışlar.
Saatler ilerliyor. Ve bir an geliyor; Gazi çelik gibi bakan gözlerini yemekteki konuklarına dikip, tarihi kararını açıklıyor:
“Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz!”…
Cumhuriyet; yani ulusun egemen olacağı, yasama, yürütme ve yargı erklerini elinde bulunduracağı bir yönetim biçimi…
Saltanata karşı, ulusal egemenlik duruşu…
Özgürlüğe yönelişin, birey ve yurttaş olmanın en önemli aşaması…
Tebaadan sıyrılış; ulusun varlığıyla bireysel varlığı harman eden, yeni bir düzen…
Bu açıklama, bazı kişilerde büyük şaşkınlıklar yarattı.
Ancak o zamana dek, yönetim biçiminin ne olduğuna ilişkin bir düzenlemenin olmayışı, önemli sorunlar yaratıyordu. Uygulanan sistemin adı konulmamış, yalnız “Büyük Millet Meclisi Hükümeti Yönetimi” denilmekle yetinilmişti. “Hâkimiyet milletindir!” sözü, Büyük Meclisin kürsüsünün arkasına konulmuş, 1921 Anayasası’nda da bu ilkeye vurgu yapılmıştı.
Ancak, devletler yönetiminde kullanılan yönetim adlarından biriyle bütünüyle örtüşen bu temel ilkenin gereği olarak yönetimin adı hala konulmuş değildi. Ulusal savaş utkuyla bitmiş; Lozan’da yeni devletin sınırları çizilmiş ve ulus bağımsızlığını elde etmişti.
1 Kasım 1922 tarihinde Saltanat kaldırılmıştı. Sultan ve Halife Vahdettin 17 Kasım 1922’de ülke dışına kaçmış; İngilizler’e sığınmıştı… Yönetimin özü zaten artık monarşi değildi. Uygulanan yöntemlere bakıldığında, bir ihtilalle rejimin el değiştirdiği zaten açıktı.
Ancak ya şimdi yapılması gereken neydi?
Bir anayasa değişikliği…
1921 Anayasası, savaş koşullarının yarattığı bir anayasaydı. Şimdi bu anayasaya ek maddeler konularak, sistemin tanımı yapılmalıydı.
Gereken adımlar da atıldı:
Gazi Paşa’nın bu önerisi doğrultusunda, İsmet Paşa bir önerge hazırlayarak meclise sundu.
Bu önergede, egemenliğin kayıtsız-koşulsuz ulusun olduğu belirtiliyor; yönetim biçiminin, halkın kendi yazgısını kendisinin belirlemesi temeline dayandığı vurgulanıyordu.
Ve…
Bu belirtildikten sonra…
“Devletin hükümet biçimi cumhuriyettir” deniliyor; dininin İslam, resmi dilinin Türkçe olduğu söyleniyordu.
Başkenti ise Ankara’ydı.
Bu yapıda, önemli bir kurum daha ortaya çıkıyordu:
Cumhurbaşkanı…
Devlet, meclis tarafından yönetilirdi. Bu meclis, cumhurbaşkanını kendi üyeleri arasından seçecekti. Cumhurbaşkanı, devletin de başkanıydı. Gerektiğinde meclise ve bakanlar kuruluna başkanlık edebilirdi…
Ve sonuç:
Artık Türkiye Devleti bir “Cumhuriyet” idi…
Ardından Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa, Meclis’teki 158 milletvekilinin oybirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak seçildi.
İlk kabine Malatya Milletvekili İsmet Bey tarafından oluşturularak Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak seçildi. Fethi Bey de Meclis Başkanı olarak seçiliyordu.
Bu seçimlerden sonra, mecliste büyük bir coşku ortaya çıktı. Milletvekilleri alkış tufanları arasında:
“Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırıyorlardı.
“Yaşasın Cumhuriyet!”
Evet; cumhuriyet yaşayacaktı. O çocuk şimdi taşlı, çakıllı yollarda yürüyecek, güçlenecek; an gelecek, eski hastalıklar tenine yapışacak; onu hırpalayacak; ancak o dimdik ayakta kalacaktı.
Çünkü Cumhuriyet Aydınlık demekti…
Monarşi Yönetimi ise karanlık…
Aydınlık karanlığa üstün gelmeliydi.
İnsan, insan olmaktan kalan onurunu ancak, cumhuriyetin gür ışıkları altında koruyup geliştirebilirdi.
Kimileri hep şunu tartışa geldi.
Mustafa Kemal Atatürk’te “cumhuriyet” düşüncesi ne zaman oluştu? Bu düşünce çok eskiden beri onda var mıydı; yoksa Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, bir yönetim boşluğu ortaya çıktığında o an mı akıllara cumhuriyet düşüncesi gelmişti.
Atatürk’te cumhuriyet düşüncesi daha Harp Okulu’nda öğrenci iken vardı.
Onda hem bir ulus devlet; hem de cumhuriyet düşüncesi o yıllarda oluşmuştu. Kaldı ki; Osmanlı aydınları arasında cumhuriyeti bilen ve bunu düşünce dünyasında olgunlaştıranlar da vardı:
Örneğin Namık Kemal…
Ancak onlar, bunun geri kalmış bir memlekette cumhuriyetin uygulanabileceğine inanmıyorlardı.
Atatürk’e gelince:
Zaten Nutuk’ta, ulusal egemenliğe, yani cumhuriyete olan inancını açıklamış; Samsun’daki yolculuğundan itibaren, bu düşünce için çalıştığını belirtmişti.
Tarih, 22 Mayıs 1919…
Gazi’nin Samsun’a çıkışından beş gün sonrası…
Mustafa Kemal Paşa, Sadaret Makamına gönderdiği bir telde, 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in acımasızca işgal edilmesi üzerine bir kınama telgrafı göndermiş ve bu telgraf metninin sonlarında şunu söylemişti: “Ulus Türklük duygusunu ve hakimiyet esasını hedef almıştır!..”
Ulusun hakimiyet ilkesini hedef alışı, onun Cumhuriyete yöneldiğini anlatan bir deyimdir. Yani Mustafa Kemal Paşa, Samsun’dan başlayan yolculuğunu yalnız işgal altına düşmüş olan yurdun, emperyalist devletlere karşı verilecek olan bir bağımsızlık savaşı olarak değil, aynı zamanda monarşiyi temsil eden Sultan ve Halifeye karşı verilen bir ulusal egemenlik savaşı olarak da görüyordu. Bu öngörü doğrultusunda Kurtuluş Savaşı iki temel eksen üzerinde yürümüştü. Tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik…
Tam bağımsızlığın ulusal manifestosu 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilen Misak-ı Milli’ydi; yani Ulusal And…
Ulusal egemenliğin manifestosu olarak da 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi yayınlanmıştı. Orada, egemenlik erkini ulusun kendi gücüyle nasıl ele alacağı açıkça bir yol haritası olarak ortaya konulmuştu.
Ulusal egemenlik yolunda atılan bütün adımlar, bu ilkelere göre belirlenmişti. Bunu gören Sultan ve Halife de elindeki egemenlik erkini bırakmamak için, Ankara Hükümeti’ne karşı ordular hazırlamış; örneğin Anzavur Ayaklanması ve öteki iç ayaklanmalar İstanbul Hükümeti tarafından kışkırtılmıştı. Kışkırtılan bu güçlerin temel amacı, Ankara’da oluşan ulusal iradeyi dağıtmak ve işlevsiz kılmaktı.
İşte bu zorlu süreç, 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanıyla sonuçlanmıştı.
Nedir cumhuriyet?
Cumhuriyet, yönetme erkinin ulusa ait olması demektir…
Yönetme erki ise; devlet kuramının en önemli boyutunu oluşturur…
Devlet varsa, onu yöneten de olacaktır.
Bu eşyanın tabiatında olan bir şey…
Ancak temel soru şudur:
Devleti kim yönetecek?
Yani, yönetme erkini kim ya da kimler elinde tutacak?
Bu soru, dünyanın en eski sorularından biridir.
İnsanoğlu, kendi uygarlık tarihinde belki de en çok bu soruyu kendi kendine sormuştur:
Yineleyelim o halde:
“Devleti kim yönetecek?”
Mantığımızı işletirsek, bu soruya üç yanıt verilebileceğini görebiliriz:
Bir: Toplumda tek bir “kişi”;
İki: Toplumda seçkin bir “grup” ya da “zümre”;
Üç: Toplumun bütünü yönetebilir…
Ancak, bu toplumun ulus bilincine ulaşmış olması gerekir…
Ulus ise, önce insan denen varlığın kendini bir birey olarak hissetmesi; hakları ve özgürlüklerine inanmasına ve derken soran, sorgulayan ve haklarını isteyen yurttaş kimliğine ulaşması ile olabilir.
İnsan birey; birey yurttaş, yurttaş da ulus olmayı başarabildiğinde; ulus yönetme erkine talip olabilir; buna talip olduğunda ve o erki ele geçirdiğinde “Cumhuriyet” yönetimi gerçekleşebilir…
Bu üç yönetme biçiminin sırasıyla adları da; monarşi, oligarşi ve cumhuriyettir…
Ancak her soru başka soruyu açıyor; ister-istemez:
Bu üç yönetim biçiminden, insan onuruna en uygun olanı hangisidir?
Monarşi demek olan krallıklar mı; oligarşi denilen toplumun içinde ayrıcalıklı bir sınıf mı; yoksa halkın ve daha genel bir anlatımla ulusun kendisi mi?
Herkes bu soruyu kendini özne yaparak da sorabilir?
-Beni kral mı yönetmeli; benim dışımda ayrıcalıklı bir sınıf mı?
Yoksa benim de içinde yer aldığım ulus mu?
Aklı çalışanın ve kendine saygısı olanın; son soruya olumlu yanıt vermesi gerekir.
Yani, insan onuruna en uygun olan yönetim biçimi; bireyin kendinin de içinde olduğu halk/ ve giderek ulusun kendi kendini yönetmesidir.
İnsan onuruna en uygun yönetim biçimi, ulusun kendi kendini yönetmesi, bireyin de bu yapının içinde katkısının bulunduğu cumhuriyet olduğuna göre; demek ki egemenlik erkini; yani yasama, yürütme ve yargı gücünü ulus elinde tutmalıdır…
Ulus, kendi gücüne dayanarak kendi yasalarını çıkarmalı; yönetme kurallarını belirlemeli; yargı gücünün uygulama koşullarını belirlemelidir.
Bu aygıt işlediği zaman; işte cumhuriyet yönetimi devreye girmiş demektir.
O, bireyin en doğal hakkı olan özgürlüklerini garanti altına alabilecek tek yönetim biçimidir.
Yoksa bireyin varlığı ve özgürlüğü; ya kralların ya da toplum içinde ayrıcalıklı kesimlerin iki dudağı arasında olması demektir.
Ancak en temel sorunlardan biri de şudur:
Cumhuriyet, totaliter de olabilir; teokratik de…
Bu sorun nasıl aşılabilir?
Yasama, yürütme ve yargı erklerini gücünü akıl ve bilimden almalıdır. Üstelik bu üç erkin, birbirinden ayrı ve bağımsız olması gerekir. Bunu sağlayacak olan da ulusun ortak istenciyle ve insanlığın ortak evrensel değerleriyle oluşturduğu anayasalardır…
Anayasa bu nedenle bütün bireylerin keyfiliğinin üzerinde olan toplumun ortak sözleşme metinleridir… Anayasaya ve yasalara uyulmadığında, yasalar önemini yitirir ve cumhuriyetlerde bile keyfi uygulamalar söz konusu olabilir…
O nedenle, Büyük Atatürk’ün “Benim en büyük eserim, cumhuriyettir” demesinin ve bu büyük eseri Türk gençliğine armağan etmesi son derece anlamlıdır.
Cumhuriyetin önemini, bu zorlu günlerde daha iyi kanıksamış olarak yürekten yineliyoruz:
“Yaşasın Cumhuriyet…”

Prof. Dr. Kemal Arı