Yaşam

Yalnızlığa Doğan Adam

By  | 

 

Uyandığında saat yediyi gösteriyordu. Aklındaki milyonlarca soru yüzünden midesinde peydah olan acıya rağmen gözlerini açmamak için direniyordu. Ürkek bir kuş tedirginliği ile titreyen gözlerini içeri sızan güneş ile ısıttı bir müddet. Perdeyi onun açmış olma ihtimali düştü aklına, bir anda açıldı gözleri. İçinde kalan tüm umut ile dinledi sessizliği bir süre, belki buradadır diye. Sabah güneşiyle gözlerini ısıtmaya çalışırken, boğazını düğümleyen hasrete rağmen çıkabildi kelimeler ağzından;

“Orada mısın?”

“Kahve mi yapıyorsun? ” istemeye istemeye bitirdi cümlesini, birkaç saniye dinledi içeriye dolan ölüm sessizliğini. “Allah’ım!” dedi, “Allah’ım lütfen bu sefer, bu sefer mutfakta olsun, bu sefer kalmış olsun yanımda! ”

 

Tam o anda yaşlar doldu gözlerine, reddetti güneşi, reddetti sıcağı ve aydınlığı. Yorganın altında midesindeki ağrılara sarıldı, ölüme çalan boğuk çığlıkları odanın duvarlarını yumrukladı. “Sensiz bir gün daha!” dedi histerik bir isyanla, “Sensiz bir gün daha!”.  Oysa bu sabah bir adım daha yaklaşmıştı, artık daha yakındı içinde süregelen ayinlere mum yakan intiharlara. Bir adım daha yaklaşmıştı kendinden uzak olmaya.

 

Kendine gelmeliydi artık. Bir süre daha uzanıp boş tavanı seyrettikten sonra doğruldu, banyoya gitti. Bu sabahın kötülüğünü temizlemek umuduyla yıkadı yüzünü. Yüzüne çarpan sular, ört pas etti gözyaşlarını. Aynadaki yansımasına tahammül edemezdi, aynaya bakmadan çıktı ve odasına doğru gitti.

 

Dipteki boş köşeye çöktü, bacaklarını karnına çekip sarıldı, oturduğu için teşekkür eder gibi sızladı yorgun ayakları. Odadaki bütün havayı ve yaşanmamış tüm anıları göğsüne doldururcasına derin bir nefes aldı. “Acaba hiç bırakmasam mı bu havayı dışarıya?” diye iç geçirdi. Son bulabilir miydi bu yokluk?

 

Yine haklı çıktılar işte bak, yine yok yanımda yine yalnızım. Orada mısın? Yalnızsın işte neden kabullenmiyorsun ki? Bak senden başka kimse yok odada! Tabi şu pencereye kafasını vurup sessizliği bozan sinek dışında. Kim bilir ne zaman gelir bir daha. Her sabah olduğu gibi bu sabah da uyanır uyanmaz özlemi soludum nefes niyetine.

 

Bazen oturduğum sandalye oluyor, bazen dışarı açılan pencerem, bazen duvarın dibinde bana eşlik eden böcek, bazen yorganım, bazen yatağım, yastığım, kalemim oluyor. Bazen hava olup ciğerlerime doluyor ama keşke o zamanlarda bile bırakmasa beni.

 

Neden hiç fotoğrafı yok ki? Bak yine parkelerde görüyorum onu. Ne de güzel bakıyor öyle. Bana bakıyorsun değil mi? Gözümü kapattım, çünkü sen dışında güzel bir şey görmüyorum ben. Zaten güzel olan ne varsa insanlarca sevilen, her birinde bir parçan var mutlaka.

 

Bir ara dışarı çıkıp, satır aralarında seni arayacağım yeni kitaplar almalıyım, hem kahve de bitti evde. Son içki şişelerini de dün akşam boşalttık. Sahi, ne çok zaman olmuş dışarı çıkmayalı. Hiç çıkmak istemiyorum ama mecburum. Kahvesiz olmaz, içki olmayınca da sen gelmiyorsun. Herkes acıyarak bakıyor bana, saçım sakalım birbirine karıştı zaten. Sırf o seviyor diye aylardır uzak tuttum jiletleri yüzümden. Ne diyordu? “Bakırdan bir orman gibi sakalların.” Keşke parmakları dolaşsaydı şimdi bu bakır ormanın içinde. Bak yine geldi aklıma onu ilk görüşüm, nasıl da çaresizdim o gözleri görene kadar…

 

 

Uzun, çok uzun bir zamandan sonra ilk defa dışarı çıkacaktı. Güneş tam tepedeydi, insanın içini ısıtan bir hava vardı. Hem öyle ki çocuklar parkları, kuşlar ağaç dallarını doldurmuş, aileler cümbür cemaat yeşil alanlara akın ediyordu. Birazdan tüm şehri mangal kokusu saracaktı sanki.  Tedirginlikle karışık bir korkuyla tutuyordu kapı kolunu. Üstündeki ütüsüz gömleği ve ne zaman giydiğini bile hatırlayamadığı, artık dizleri çıkmış pantolonu ile çok zavallı göründüğünün farkındaydı. Derin bir nefes aldı, bir anlık cesaretin desteğiyle açtı kapıyı ve ilk adımını attı.

 

Hava da iyice bozmuş, sabah güneş vardı halbuki. Yağmur yağdı yağacak. İnsanlar şimdiden koşuşturmaya başladığına göre birazdan sokaklar boşalacak ve her yer benim olacak. Bir ağaç dibine otururum belki, belki o da gelir. Hemen eve dönmeliyim, üstüm başım çok kötü nasıl çıkarım onun karşına bu halde? Ama bir saniye, o zaten böyle beğeniyor beni hatta daha çok sevdiğini söylemişti yalansız, maskesiz halimi.  “İçin ne ise dışın da o olmalı, gerek kıyafette gerekse bedende” demişti. Bildiğim ve bilmediğim milyonlarca sebebin yanı sıra, sırf bu yüzden bile o kadar şanslıyım ki onu tanıdığıma…

 

Markette herkes neden montsuz ve ceketsiz çıkmış ki? Hazırlıksız yakalandılar demek ki, benim onsuzluğa hazırlıksız yakalandığım gibi. Uzunca bir zaman dışarı çıkmamı gerektirmeyecek miktarda aldım her şeyden.

 

İki elinde neredeyse ağırlığınca dolu market poşeti ile hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Heyecan, korku, umut, umutsuzluk, bekleyiş ve özlem, aynı anda yüzünden okunabiliyordu. Bir an durdu. Elindeki poşetleri yere bıraktı. Göğe bakıp sayıkladı; “Birazdan yağacak yağmurun damlaları sayısınca değil, bulutların kendisi kadar özlüyorum seni. Neyi bekliyorsun gelmek için?”

 

Henüz yağmur başlamamıştı ama gökyüzüne diktiği gözleri dolmuştu. Bakışlarını yere çevirdiğinde bir kez daha hissetti içindeki acıyı. Az önceki hızlı adımlarından eser kalmamıştı. Kendi ağırlığı bile fazla geliyordu ruhuna. Eve ulaşana kadar ayrılmadı dudakları birbirinden. Tek kelime bile dökülmeyen dudaklarının ardında saklanan düşüncelerinde tek cümle vardı: “Çorak toprakların suya özlemi gibi sana olan özlemim.”

 

Derin bir nefes aldı, mühürlediği dudaklarını bir anda araladı “Serap olsan da gel” diye haykırarak verdi nefesini.  Haykırışı asfalta, ağaçlara ve kuşlara çarpa çarpa yayılırken sokaklara, dizlerinin üzerine çöküp ağlamaya başladı.

 

İşte tam da buydu çaresizlik. Sevdiği, bu denli sevdiği kadının varlığını inkar ediyordu bütün dünya. Yokluğu öylesine ağır geliyordu ki, onu anımsatacak seraplara bile tamah edebileceğini haykırıyordu. Asfaltın soğukluğunu, onsuzluğun soğukluğu ile harmanlarken dizlerinin üzerinde, secdeye kapandı yüreği, bildiği tek duayı tekrarlamak için; “Allah’ım, beni ona, onu bana kavuştur!”

 

“Şu etraftaki herkes ve her şey amin derse kabul olur mu duam? ” diye düşündü suçlu suçlu etrafına bakarken. Kendi kendine konuşmaya başlamıştı yine. Sağ arka bacağı sarılı bir veteriner elinin değmediği gün gibi aşikar olan bir kedi geldi yanına. Kafasıyla poşetleri karıştırmaya başladı, yıllardır süren bir açlık hissi ile.

 

-Gel bakalım, biraz konuşalım yemek yerken. Al şu etlerin yarısını. Kim bıraktı seni böyle aç, kim açtı bu derin yaraları? Sahi bana da söyler misin hangi dostun sardı yaranı? Onu da çağır. Biliyor musun şu an çok şanslı olduğun geçiyor içimden. Baksana yaranı saran, seni iyi eden biri var. Bir de bana bak, beni anlayan kimse yok. Bu arada adın ne? Sen beni anlayabilir misin? Hiç konuşmuyorsun ama hep ben konuşuyorum. Neyse sen yemeğini ye, benim gitmem gerek. Belki beni bekliyordur evde kim bilir.

 

Sonunda eve gelebilmişti, terleyen bedeninin ıslaklığını yağmur suyu diye bağrına basmış, öylece oturmuştu koltuğun hemen dibindeki parkelerin üstüne. “Kapı mı çaldı? ” diye bir an zıpladı oturduğu yerden. Kapıya doğru attığı ilk adımla birlikte duraksadı. Buz kesmişti tüm bedeni olduğu yerde. Yarı açık pencereden esen hafif rüzgara rağmen ne saçı ne sakalı kımıldıyordu. Oysa perde yerinde durmuyordu rüzgardan. İçinde harlanan o ateş eritti buzunu ve gözbebeklerinden başlayarak titremeye, az sonra ardında bir enkaz bırakacakmışcasına titriyordu.

 

Neydi onu bu hale sokan? Gördüğü ya da göremediği neydi? Vücudunda şahlanan her tüy dudakları ile senkronize olarak tek bir cümlenin kulaklarda vücut bulması için savaş verdi adeta. Bedenindeki son enerji ile konuşmaya çalıştığı lisan-ı halinden okunabiliyordu. Tam da o anda zaman durdu sanki.

 

Hoş geldin.

Hoş geldin günahkar gecelerimin tek iyiliği.

Hoş geldin karanlığımın mum ışığı.

Hoş geldin tuzlu denizlerimin tatlı suyu.

Hoş geldin son şiirimin ilk hecesi.

Hoş geldin dünüm.

Hoş geldin zamansızlığım, zaman bilincim.

Hoş geldin bitmek tükenmek bilmeyen hayallerimin kendisi.

Hoş geldin sekizinci notam.

Hoş geldin alfabedeki eksik harfim.

 

“Neden bu kadar geç kaldın? ” diye sorarken, bir anda farketti bütün o “Hoş geldin”lerin sadece kalbinden geldiğini.

 

“Neden ihanet edersiniz ki bana, bütün bu evrende bu gerçeğe inanan sadece ben iken neden ihanet edersiniz bana, kalbimde olanı neden dilime taşımazsınız? ” diye içine sıkıştığını ilk defa anladığı bedenine hayıflandı. Ruh bedenden çok daha büyüktü belli ki. Bu evrende yer kaplamayan, hacmi olamayan başka ne var ki bu denli büyük olan ve kalıplara sığmayan? Daha fazla bu ihanete boyun eğmeyen bedeni tercüman olmak istedi kalbine. Gözlerini içerisindeki duygu karmaşası ile dikmişken kapıda durana, son ihanet ile bir nebze daha kararmış kalbinden tek cümle taşındı dudaklarına; “Hoş geldin.”

 

Yüreğindeki romanlar dolusu cümleyi sarf edememenin utancı ile, durmuş zamanı delip geçti gözlerindeki yaş. Şahlanmış tüylerinin akupunktur etkisi yaptığı bedeninde oluşan ve kanına karışan o rahatlık korkutuyordu onu.

 

“Ama” dedi, “Bu düş olamaz”

Titreyen dizleri ile attığı tedirgin adımlarla ilerliyordu gördüğüne.

 

-Ya adım atamıyorum yada bu ev çok büyük, lütfen biraz daha bekle yetişeceğim sana, kurtulacağım beni yavaşlatan bu kamburdan.

 

Çok geçmeden oturdular kanepeye. Onca hasretliğe rağmen, kanepenin iki ayrı ucundaydılar.

 

-Ben bir ozanın sazındaki son notayı, dilindeki son mısrayı, elimde yeryüzündeki son kahve fincanının hatırı ile harmanlayıp, gidişinin ardından su niyetine döktüm tez gel diye. Çok zaman geçti, yağmur suları silip süpürdü kahveyi ardında soğuk bir çamur bırakarak. Ama hatırı vardı o kahvenin, belki de bu yüzden hiç çıkmadın aklımdan. Bazen yokluğun, hiç olmayacağının acınası sanrılarını gösterirken bana kitaplar, şiirler, şarkılar ve hatta göremediğim hava bile her içime girişinde yokluğunu fısıldıyor. Tam o anda henüz kıblesinin ne yönde olduğunu bilmediğim evimde abdest alıp namaza duruyorum. Namazın üstünde okuduğum her sure seni hatırlatıyor. Secdede hissederken Yaradan’ı, tek duam bana gelişin.

 

Derin bir nefes ile odadaki oksijeni ciğerlerine doldurarak “Keşke” dedi, “Keşke tam şu anda zamanı durdurabilsem.” Öylesine bir içtenlik ile döküldü ki dudaklarından bu düşü. Cümlesini bitirirken tüm seslerin kesildiğini hissetti. Dışarıda ne araba sesi, ne kuş cıvıltıları ne de gök gürültüsünün sesi vardı. İçeride sinir bozucu vızıltısı ile kendini hep öne çıkaran sineğin bile sesi kesilmişti.

 

-Nasıl olabilir ki böyle bir şey? Sırf ben istedim diye zaman mı durdu?
Gözü gönlü kararmış bir güneşin benliğinden kopan son ışığım. Öyle bir ışık ki, safi bedenini değil, yüreğini de ısıtacak türden bir ışık. Bir ömrüm var, sadece sana körü körüne adanmış bir ömür. Yokluğunun varlığına içtiğim gecelerden bana kalan tek şey senli rüyalar. Oysa şimdi buradasın, yanımdasın. Uzatsam elimi tenine dokunabileceğim. Ama yapamam, sana dokunmaya cesaret edemem. Bu kadar gerçek iken bile hala “Ya yoksa? ” tedirginliği var içimde. Her an biraz daha ölüyorum sen içimde hayat bulurken.

 

Baksana, zaman sadece bizim için var şimdi. Hadi inkar edelim bizim dışımızdaki herkesi, her şeyi. Acı çekerek, acı vererek başladık hayata. Şimdi sıra güzelliklerde,  sıra sende. Şimdi sıra bizde.