Yaşam

Nuh Tufanı (1)

By  | 

Nuh Tufanı (1)

 

Tufan, birçok yerel efsaneye ve kutsal kitaplara göre Allah tarafından bir kavmi ya da tüm insanlığı cezalandırmak amacıyla gönderildiğine inanılan büyük bir felakettir.

Tufanın detayları farklı kültürlerde farklılıklar arz etmekle beraber en yaygın olarak bilinen Nuh Tufanı’dır. Tufan yalnızca kutsal metinlere özgü bir kavram değildir. Kur’an’ da tufan olayına şöyle değinilmiştir: “Nuh Tufanı meydana geldi. O’na iman edenler Nuh’un gemisine bindi. İman etmeyenler binmedi. Dağlara çıkar kurtuluruz, dediler! Dağlar da onları kurtaramadı. Ancak dağların kurtaramadığını Allah’ın Nebisi kurtardı.” Bu küçük kıssada bizlere, o dönem yaşananlar metaforik ve örtülü bir şekilde aktarılmıştır.

Hz. Nuh; o dönemde nübüvvet kemalatını, şeriatı insanlığa bu beden boyutunda bir yol ve yöntemle gösteren ilk irsal sahibi olan Nebidir. Bedensellikten, adetten, gelenekten, beşeriyetten farklı olarak; insanlara ruhani, insanî tarafıyla hareket etmeyi öğretmiştir.

Aslında Nuh’un Gemisi diye işaret edilen şey de din, şeriat ve nübüvvet hükümleri anlamına gelmektedir. Bununla birlikte madde boyutunda boğulmamak için dağlara, kendi benliklerine veya beşeri olarak sığınacakları her ne varsa ona kaçıp sığınsalar dahi yine de öyle bir tufandan başlarında Nebi olmadan kurtulamazlardı. O tufandan ancak Allah’ın nebisiyle, nübüvvet hükümleriyle kurtulunur.

Kıssanın en can alıcı kısmında ‘Nebi diye ortaya çıkan beyne, bana teslim olun’ diyor. Fakat orada yaşayan topluluk ‘sen de bizim gibi birisin, bizden bir farkın yok’ şeklinde hiçbir işe yaramayan mantıkla ona teslim olmuyor, iman da etmiyorlar. Şimdi aslında yaşam dediğimiz şey bizim içimizde, beynimizde. Resul boyutu yani Hz. Muhammed dediğimiz yapı dışarıda görünen bir varlık olmasına rağmen aslında içimizde. Zaten dışarıda gelişen hiçbir şey yok. Hepsi beynimizde, dolayısıyla Muhammed ismiyle birisini aramamız, dışsallığı yaşayan için çok makul, mantıklı bir şey olabilir. Ancak İnsanlar Kâbe’ye, Medine’ye gidiyor. Bunlar da hep beyinde olan şeyler ancak dışarıda olduğunu sanıyoruz. Bu yüzden Kur’an’da bahsi geçen ayetlerde hep metafor anlatımlarla  “Allah’a firar edin, içselliğinize geçin, hala tefekkür etmeyecek misiniz, hala düşünmeyecek misiniz” dediği zaman yine içsellik boyutunda, o düşünce boyutunuzu değiştirin anlamı çıkar.

İçselliğe geçtiğimiz zaman madde olarak gördüğümüz şeylerin sonuçta suretsiz olduğunun idrakine varmamız lazım. Burada dış ve iç gibi birtakım kavramların aslında olmadığı görülüyor. İki kavram da yok esasında, ancak ZANlarımız bizlere varmış gibi hissettiriyor. Mevcut olan tüm sistemde bilgi ve suretlenme formu var. Bunun için ‘ne içerde ne de dışarda var’ diyemeyiz.