Kültür-Sanat

Eski İstanbul’da Gece ve Mehtap

By  | 

Gecenin karanlığından kurtularak gündüz gibi yaşama çabaları insanlık tarihinin en önemli uğraşlarından birini oluşturmuş ve bu uğurda büyük çabalar harcanmıştır. Bütün dünya ile birlikte Osmanlı ve İstanbul halkıda akşam karanlığını aydınlatma ve geceyi doya doya yaşama gayreti içerisine girmiştir.

 

Eski İstanbul’da ışık süzmelerinin ve cümbüşünün az olduğu zamanlarda şehir ve sokaklar karanlık olmasına rağmen asla ürpertici ve korkunç olmamaktaydı. Asayiş ve güvenliği sağlayan birimler geceleri sokağa çıkanların yanlarında fenerler bulundurmalarını mecburi tutmaktaydı. Bu İstanbul sokaklarının güvenilirlik açısından Avrupa şehirlerinden ileri düzeyde olduğunun göstergesiydi.

 

Eski İstanbul’da gece ve mehtap olgusu sözlerin kifayetsiz kaldığı, kelimelerin sekteye uğradığı güzellikleri barındırırdı. Dünyanın hiç bir şehrine nasip olmayan güzellikleri bünyesinde barındıran İstanbul, yedi tepesine inşa edilmiş sarayları ve camileri ki bunlar:

Topkapı Sarayı, on kubbeli Süleymaniye Camii, Nuru Osmaniye Camii, Beyazıt Camii, Fatih Camii, Yavuz Selim Camii, Edirne Kapı Camii, beyaz ve pembe Ayasofya ve altı minareli Sulan Ahmet Camileri ve sur içindeki abidevi eserleriyle İstanbul siluetinin suya atılan imzasıdır.

 

Evet, gerçek odur ki: Kurşun kubbeli ve altın minareli camileri ile yedi tepeye yayılmış, mavi gök kubbeye değen görüntüsüyle İstanbul’un suya yansıması ve sudaki aksi kâinatın hiç bir yerinde benzeri olmayan bir manzaradır.

 

Boğaziçi, Haliç ve Marmara Denizi’nin su ile buse eden kenarına, leb-i derya inşa edilmiş camileri, okulları, saraylarıyla İstanbul Dünyanın kendi devri ve zamanının en parlak gecelerini yaşamış şehri dersek abartılı olmaz. Bir defa dünyada hiç bir şehrin sahip olmadığı ölçüde deniz ve su ile teması vardır. Bütün bu saydığımız mimari şaheserler geceleri terk edilmiş bir görüntüden ırak bulunuyordu. Özellikle Ramazan ayları İstanbul’un siluetinin suya yansıdığı, dünyanın en büyük sanat galerisini andırmaktaydı. Ramazanda bütün camilerin mahyalarının yandığını ve saray ve devlet binalarının aydınlatıldığını bir düşünürsek, Marmara, Haliç ve Boğaziçi sularının ışıkla dansına şahitlik etmiş olurduk.

 

Osmanlı medeniyetinin İstanbul’a armağan ettiği mistik eserler sayesinde bu şehir dünyanın hiç bir şehrine nasip olmayan bir özelliğe sahip olmuştur. O da  “şehrin su ile dansına” şahit olmuştur.  Hiç kuşku yok ki bunda İstanbul’un coğrafi konumunun etkisi çok büyük olmuştur.

 

Şehr-i Saadet’e mehtap ayrı bir güzellik katmaktaydı. Mehtaplı gecelerde kayıkla denize açılan bir kişi İstanbul siluetini suyun içerisinde görmekten büyük keyif alırdı. Salacak’ta sahil kenarından İstanbul’u seyretmek, şehrin su ile dansına bakmak her halde günümüz teknolojik imkanlarıyla gerçekleştirilebilecek animasyon görüntüsü olarak geçmişin hafızasındaki yerini almıştır.

 

Bir seher vakti Karaköy’den kayığına yolcusunu alan bir kayıkçı Eminönü Yeni Camiye yaklaşırken görmüş olduğu görüntünün dünyanın hiç bir ressamının fırçasından çıkmayacak kadar muhteşem olduğunun farkında mıydı? Bu görüntüde Yeni Cami ve çevresindeki binalardan süzülen ışıkların suya yansıması ve binaların su içerisindeki görüntüsü denizin İstanbul’a armağanı olsa gerek.

 

İstanbul şehri henüz elektriğin bulunmadığı, ışık kirliliğinin şehre egemen olmadığı dönemlerde az ama öz bir biçimde aydınlatma konusunda çağını aşmış bir çizgideydi. Az ama öz aydınlatmanın olduğu İstanbul’da kayıkla denize açılanlar gerçekten ışığın suya yansımasını ve sudaki ışık oyunlarını doya doya yaşamışlardır.

 

Eski İstanbul geceleri konusunda makaleler yayımlayan bazı yazarlarımız genellikle Edmondo de Amicis’in İstanbul 1874 kitabında yer alan şu ifadelerle eskiyi yermektedirler.

1874 yılında İstanbul’a gelen İtalyan Edip Edmondo de Amicis: “İstanbul Avrupa’nın gündüz en parlak, gece en karanlık şehridir. Tek tük ve birbirinden çok uzak olan fenerler belli başlı sokakları ancak aydınlatır; ötekiler mağara gibidir, kimse elinde bir fener olmadan bu sokaklara girmeyi göze alamaz.”  İfadeleriyle eski İstanbul geceleri konusunda okuyuculara olumsuz bilgilendirme yapmaktadır.

 

Halbuki aynı esrinde  Edmondo de Amicis: “İstanbul’a bir bakışımı bir imparatorluğa değişmem diyecek kadar bu şehrin sevdasına tutulmuş biridir.  Bir sabah vakti İstanbul’a giriş anını Amicis, İstanbul 1874 eserinde şöyle ifade etmektedir: “Sarayburnu’nu geçiyoruz… Son derece büyük, ışık içinde bir saha, sonsuz şeyler ve renkler görür gibiyim… Burunu geçtik… İşte İstanbul! Muhteşem, muazzam, ulu İstanbul! Yaratana hamd olsun, yaratılmışa şan. Böyle bir güzelliği rüyamda bile görmemiştim!” Aynı eserinde Amicis, Boğaziçi için: ”Dünyanın en güzel manzarasıdır, bunu inkâr eden Tanrı’ya karşı nankörlük eder ve küfretmiş gibi olur, bundan daha büyük bir güzellik insan aklını aşar.” şeklinde İstanbul’a olan hayranlığını kaleme almıştır.

 

İstanbul gibi dünyanın en kalabalık şehirlerinden birini gözlemlerken bütün içerisinde çirkini değil güzeli görebilmeliyiz. İstanbul’u bir kitap olarak düşünürsek 500 sayfalık bir eserde olumsuz olan bir paragrafı ön plana çıkarmaktansa geriye kalan sayfalardaki güzellikleri görmeli ve ön plana çıkartmalıyız. Amicis eserinin bütününde İstanbul hayranlığını dile getirmektedir.

 

Eski İstanbul şehir aydınlatması konusunda dünyadan geri kalmamış, dünyanın gelişmiş şehirlerindeki aydınlatma teknolojileri takip edilmiş, yalnız elektriğin İstanbul’a gelişi biraz gecikmeli olmuştur. Ama bunun yanında Avrupa’nın şehir gazı dediği havagazı ile aydınlatma konusunda İstanbul dünya ile paralellik arz eden bir tarihselliğe sahiptir.

1900’lü yıllarda İstanbul sokaklarının aydınlatılması için Yedikule Gazhanesince Beyazıt ve Fatih dairelerinde 4.000 adet, Dolmabahçe Gazhanesince Beyoğlu ve kısmen Yeniköy dairelerinde 1.966 adet, Kadıköy Gazhanesince Kadıköy, Üsküdar ve kısmen Hisar dairelerinde 2.776 adet sokak feneri yakılmaktaydı. İstanbul’da üç gazhanenin beslediği toplam sokak lambası adedi 8.742 adet idi.  Aynı dönemde belediye dairelerinde 2.316 adet gaz yağı lambası, 277 adet de lüks yakılmaktaydı.

 

Bu dönemde İstanbul sokaklarında toplam 11.335 adet sokak feneri yakılmakta olup, bu fenerler elli adımda bir (elli metre) konulduğuna göre toplam fener sayısı ile çarptığımızda 566.750 metrelik mesafe sokak fenerleriyle aydınlatılıyordu. Bu mesafe yaklaşık 566 km yapar ki eski İstanbul’da gecelerin aydınlatılması için ne kadar büyük gayret gösterildiğine tanık oluyoruz.

 

Eski İstanbul gündüz parlak, gece aydınlık bir şehirdi. Işık kirliliğinin olmadığı mehtabın doyasıya yaşanıldığı, mimarinin suya yansıması ile hayaller ülkesi bir şehirdi. Hülasa eski İstanbul’da gece ve mehtap bir başkaydı.