Eğitim-Sağlık

EPENDA / KATUBYA

By  | 

EPENDA / KATUBYA.

KALAHARİDEN ŞEMSİPAŞAYA İKİ KELİMENİN PEŞİNDE.

Deyim yerindeyse  bu bir aşkın hikâyesi.

Durdurulmuş bir medeniyetin estetiğinin, inceliğinin, naifliğinin, zarafetinin, elfinliğinin, nazeninliğinin ve İstanbul Türkçesinin gurbetlerdeki hikâyesi.  İstanbul’da başlayıp İslamabad’da biten Kalahari çölünün iki bukalemunununhikâyesi. Ha aşk dedikse sizde her failinin insan olması gerektiğini düşenlerden misiniz yoksa? Bu aşk öyle bir aşkın hikâyesi ki onun kahramanları iki gizemli kelime. Gurbet ellere düşmüşse de bizdenliğini kaybetmemiş, bize yabancılaşmamış, buram buram Türkçe kokan iki kelime. Ependa ve Katubya’nınhikâyesini okuyunca bana hak vereceğinizi umuyorum.

Evdeyim, yalnızım, kitap okumaktan sıkılınca elim istemeden de olsa televizyon kumandasına uzanıyor. Kanallar arasında geziniyorum. Modern kelime söyleyişiyle söylemek gerekirse zapping yapıyorum. Bir birinden kalitesiz ve seviyesiz, cahilliği her yerinden dökülen her cümlesinden belli olan tartışmacılarla dolu tartışma programlarından, seviyesiz dizilerden geçerek Trt Belgesel kanalında demirliyorum.

Kalahari Çölünden muhteşem görüntülerle başlıyor BBC’nin o şiir gibi Belgeseli. Belgeseldeki görüntüler, dil, anlatım, üslup hakikaten en üst seviyede. Belgesel adeta içine çekiyor insanı. Kalahari Çölü dört mevsim Ekvatoral iklimin etkisinde. Neredeyse sıfır rakımlı deniz seviyesinde Güney AfrikanınKalahari çölünde Karadeniz yaylalarını aratmayan bir sis ve çise.

Bu sis ve çise çöle inanılmaz bir hayat bahşediyor. Belgeselin kahramanı bir anne bukalemun ve onun iki yavrusu Ependa ve Katubyayı anlatıyor.

Belgeseli anlatan okuyucunun naif sesinden dökülen Ependa ve Katubya kelimelerinin tınısı, rezonansı bin yıllık dostummuş gibi okşuyor kulaklarımı. Ependa ve Katubya!

Sanki tanıyıp ta unuttuğum, yıllar sonra yüzünü tanımaya, hatırlamaya çalıştığım bir dost gibi gelip oturuyor kelime dağarcığımın başköşesine. Son derce naif, nazik, tanıdık ve bizden iki kelime gibi. Lakin bulamıyorum. Hatırlamaya çalışıyorum hatırlayamıyorum. Adını, simasını, yerini, kültürel alt yapımın ve birikimimin içerisinde var ama yok.

Bir taraftan belgeseli seyrederken bir taraftan “hatırla beni ne olur!” diyor. O iki sihirli kelime eski bir sevgili cilvesiyle. Hatırlamaya çalışıyorum, zihnimi alabildiğine zorluyorum ama nafile. Ta Güney Afrika’da bir çöl. Bu çölde belgesel çeken bir İngiliz kanalı.  BBC yapımcıları tarafından çölde iki bukalemuna verilen isim Ependa ve Katubya. Ne alaka biz? Ne alaka bizim medeniyetimizin? Ne alaka İstanbul? Ne alaka Türkçe?

Ne İngilizce, ne Latince nede bir batı diline ait olmadığı kelime ve ses dizisinden o kadar belli ki! Evet, bizim bu kelimeler amma, nereli? Kim? Kimin akrabası? Kimin kuzeni? Kimin yeğeni? Nereden tanıyorum bilmem imkânsız. Boş ver deyip belgeselin muhteşem görüntülerine bırakıyorum kendimi de zihin dünyamıda.

Lakin ertesi günlerde anlıyorum ki bir daha gitmemek üzere gelip kelime dağarcığımın üzerine kurulmuş bu iki kelime. Beynime iki yüzlük çivi gibi çakılmış. Yatıyorum Ependa, kalkıyorum Katubya.

Bulmam gerek. Yoksa bu kelimeler beynimi ve gönlümü kemirip duracak. Sen beni bende seni tanıyorum diyor bana durmadan.

Lakin bu bilmeceyi bir türlü çözemiyorum, aylarca aylarca devam ediyor bu sırlı bilmece.

Taki;

Pakistan’dayım. İslamabad’da bir pazar yerinde. Maarif Vakfı için İslamabad’dayız, İslamabad’ın “İtfar” pazarında. Pakistanı tanımaya çalışıyoruz arkadaşlarla.

Tıpkı bizim bir semt pazarlarımız gibi. Yahut Çarşamba pazarı. Pazarda ne ararsanız var. Elbiseden ayakkabıya, mutfak eşyasından hediyelik eşyaya, fındıktan fıstıktan her türlü kuru yemiş ve sebze meyveye.

Pazar yeri inanılmaz derecede kalabalık. İnsanların üzerinden yoksulluk akıyor adeta, ama mutlular kendi dünyalarında her şeye rağmen somurtuk yüz görmek neredeyse imkansız. Müthiş bir bolluk bereket var pazarda. Tezgahlar tıka basa dolu. Pazarda aha önce hiç görmediğim, hiç tanımadığım türlü çeşit meyveler sebzeler var.

Yabancı bir memlekette insan hep  tanıdık bir yüz, tanıdık bir ses, tanıdık bir dost arıyor yalnızlığını dindirmek için. Pakistan bildiğimiz Pakistan değil. Karmakarışık, zıtlıklar ülkesi. Çok zengin, çok fakir. Çok güzel, çok çirkin. Çok sade, çok renkli. Çok sesli, çok sessiz. Çok bilge, çok cahil. Çok fakir, çok mutlu. Çok ucuz, çok pahalı. Zıtlıklar oraya varıyorki aynı anda dünyanın en sıcak ve en soğuk mekanlarıda burada, dünyada yükselti farkının en yüksek olduğu yerde burada. Bir tarafta K2 denilen Everest’in kardeşi onun hemen yanı başında adeta Everest’le boy ölçüşürken sıcaklık -60°, bir tarafta +50° ile yanıyor Sind eyaletinin başkenti Karaçi. Bir yanda deniz seviyesi rakım 0, diğer yanda dünyanın en yüksek 20 zirvesinin hemen 15’ten fazlası Himalayalar ve Hindikuşlar bu topraklarda sıralanıyor. Bir yanda susuzluktan kavrulan çöl toprakları,  diğer yanda derya gibi büyük nehirler, İsviçre Alpleri gibi Keşmir’in Gilgit’in muhteşem ormanları. Bir yanda göz alabildiğimce dümdüz ovalar, diğer yanda ovanın bittiği yerde dimdik yükselen sıradağlar. Bir yanda aylarca düşmeyen bir tek damla yağmur, bir yanda bardaktan boşanırcasına yağan muson yağmurları. Binbir çeşit milleti, dili, kültürü cabası.

Hele Pakistan’da pazarlar tam bir panayır yeri, bir curcuna, kaos ama dengeli ve kontrollü bir kaos ve curcuna sanki. Her yer cıvıl cıvıl. Rengârenk kumaşlar, binbir renkli giysiler. Bolluk bereket. Mevsimin en zor zamanında bile pazar yerleri meyveden sebzeden geçilmiyor. İnsanının üzerinden yoklukta aksa o kendi dünyasında mutlu. 3 ay kaldım bu ülkede. Bir kez sesini yükselten Pakistanlıya denk gelmedim. Oysa kornalar müstesna. Alışamadığım tek şeyi trafiğindeki keşmekeş oldu. Kornalar ve araç sesleri. Trafiğin İngiliz usulü sağdan akması sebebiyle üzerine üzerine gelen arabaların altında kalmaktan korktum hep.

Her köşe başında takla atan maymunlar ve bahşiş için gözünüzün içine bakan maymun oynatıcıları. Maymun oynatıcısından kurtulsanız da maymundan kutulamazsınız. Gelir, yetim bir çocuk gibi sarılır bacağınıza. Çaresiz pamuk eller cebe o zaman. İlk Domeneek tepesinde rastlamıştım bu maymun oynatıcılarına. Domeneek İslamabad’ı yukarıdan gören bir seyir terası gibi. Boğazın Çamlıca’sı desem daha iyi anlarsınız beni.

İftar pazarı işte böyle bir yer. Pazarcıların, bizim pazarlardaymışçasına sesleri yükseliyor her taraftan. Bazı tanıdık kelimeler gıdıklıyor kulağımı. Nihayetinde konuştukları dil Urducanın (Orduca) 12.000 kelimesinin neredeyse 5.000 kelimesi Türkçe kökenli kalanı ise Arapça ve Farsça terkiplerden meydana geliyor. Her yerde Türkçe kelimeler yakalıyorum. Bir müzenin geleneksel Pakistan evinin kapısında “Fakir-i Hana”yı görünce gülümsüyorum mesela. Lokanta önlerinde Biryani, Shorba, Nan, Kebab. Yemek isimleri tanıdık. İftar pazarında gezerken ince, uzun, bizim fasulyeye benzeyen bir sebze satıcısı bizdeki pazarcılara taş çıkartırcasına bağırıyor “tazatazataza”. Arkadaşlar galiba taze diyor bu diyecek oluyorum. Bizim arkadaşlardan birisi hemen atlayıp “Yahu Süreyya hocam sende her şeyi Türkçeyle zoraki bağdaştırma!”. Gülümsüyorum sadece. Sonra  yaklaşıp sebze tezgahına satıcıya bakıp “What is meantaza?” diyorum. (Pakistan’ın resmi dili ne yazık ki İngilizcedir. Çöpçüsü bile İngilizce konuşabilir) Uzanıp o uzun ve yuvarlak, adını hatırlamadığım sebzeden bir tane alıp çıt diye ortadan ikiye kırıp, işaret parmağı ile tamda o çıt sesinin geldiği kırılan yeri işaret ederek ve bilgece bir gülüşle “taza” diyor. Anlıyorum ki bu “taza” bizim “tâze”miz oluyor. Arkadaşlara bakıp sadece gülümsüyorum. Onlarda şaşkınlıklarını gizleyemeyerek bana hak vererek başlarını sallıyorlar beni tasdik edip.

Eve dönerken birden yeniden gelip kafama takılıyor bu Ependa ve Katubya. Dedimya gurbette, yabancı bir yerde, helede İstanbul’dan 5000 km uzaktaysanız, bizden olanlarla tanışmak, kaynaşmak, dost olmak çok daha kolay. Kafamı kemirip duran Ependa ve Katubyayı daha bir içten, daha bir candan ve bizden buluyorum. Sonra birden jeton düşüyor bende. Bukalemunlardaki o ağır başlı, bilgece ve kararlı yürüyüş bana Ependa ve Katubyanın kim olduğunu hatırlatıyor. Evet bunlar bizim Üsküdar’ın Efendi ve Katibinden başkası değil. Hazine bulmuş defineci gibi seviniyorum, mutlu oluyorum. Kelimeleri öğreten ve gurbeti yaratan Rabbime ve beni bu kültürün, bu medeniyetin, bu inancın mensubu yapan Rabbe şükranlarımı sunuyorum içimden sessizce.

Güney Afrika’nın Kalahari Çölünden İslamabad’ın bir kenar semtinde İftar Pazarına bir kültür köprüsü gönül köprüsüne dönüşüyor böylece.

Şimdilerde Sarı Çıyan Çin uzun yollar yapıyor ta Pekinden Gvadar Limanına. 5 şerit gidiş 5 şerit gelişi ile hem yük treni hem hızlı treni olan muhteşem bir yol. Pakistan bu yolun kendisini ihya edeceğini sanır lakin Pakistan’ı istila mı eder ihya mı eder işte o meçhul.  Bu yolun adı The Econemic Coridor. İnternetten göz atmanızı tavsiye ederim.