Kültür-Sanat

Dünya’da Türk İzleri Makedonya-2

By  | 

Bu yazımızda Makedonya’nın diğer güzelliklerini görmeye devam edeceğiz. Struga’da Karadirim nehri üzerinde dünya şiir akşamlarının yapıldığı köprüde ecdat için şiirler okuyacağız. Oradan Gostivar’a uzanıp güzel tatlılarını tadacağız. “Maya dağdan kalkan kazlar, Al yazmalı beyaz kızlar’’ türkülerini mırıldanırken Şar ve Maya dağlarını aşacağız. Bu arada Şar dağları eteklerinden geçerken Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün babasının köyü olan Kocacık Köyü yörüklerine selam vereceğiz. Daha sonra Kalkandelen’e varıp, Osmanlı coğrafyasının en geniş alana sahip Sersem Ali Baba Bektaşi Tekkesi’ne uğrayıp soluklanacağız ve börek yiyip ayran içeceğiz. Buradaki Alaca Camisini görüp, bu eseri yapan ve koruyanlara minnet borcumuzu ifa edeceğiz. Nihayet Şar dağlarında Bursa’mızın devamı olan Üsküp’e geleceğiz ve gerçekten Üsküp’ün Bursa’dan hiçbir farkı olmadığını göreceğiz. “İşte geldik gidiyoruz, Şen kalasın, güzel Üsküp’’ mısralarını aklımızdan geçirirken bu güzel şehri de geride bırakıp, Kuman Türkleri’nin yoğun olduğu Kumanova şehrini de görerek Makedonya topraklarını terk edeceğiz.

Ohri şehri’nin büyüleyici havasından bir türlü kurtulamıyoruz. Ancak zaman az ve görülecek yer fazla olunca rehberimiz uyarıyor ve yola koyuluyoruz.

Hedefimiz Struga Şehri
Ohri’yı geride bırakırken sağlı sollu elma bahçeleri arasından geçerek Struga şehrine geliyoruz. Struga şehri Ohri gölünün kenarında kurulmuş güzel bir şehir. Şehirde üzerinde Türk Bayrakları yapıştırılmış arabalara rastlıyoruz. Aslında tüm nehirler göllere akar. Ohri gölünde ise ters bir durum var. Gölden bir nehir doğuyor. Struga’da Ohri gölünden doğan nehrin çıktığı yere kadar gidiyoruz. Ohri gölünden doğan nehrin üzerindeki Dünya Şiir Akşamlarının yapıldığı köprüye gidiyoruz ve bildiğimiz şiirleri okuyoruz.
Ayrıca burada beni şaşırtan başka bir şey görüyoruz. Karadeniz bölgesinin meşhur meyvesi Karayemiş’in nehrin sağına ve soluna dikili olduğunu fark ediyorum.
Struga nostaljisinden sonra he-defimiz tatlıları ile meşhur Gostivar deyip yola giriyoruz. Şar ve Maya Dağları arasından geçerken “Maya Dağdan kalkan kazlar’’ türküsünü söylüyoruz. Şar Dağları eteklerindeki Kocacık Köyü’ne çıkalım istiyoruz. Ancak hava muhalefeti dola-yısı ile bunu gerçekleştiremiyor ve bir başka geziye bırakıyoruz.
Kocacık köyü bir Yörük köyüdür. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal’in babası Ali Rıza Efendi Kocacık köyü Yörüklerindendir. Oradan Gostivar’a iniyoruz ve bir süre soluklanacak kadar kalıyoruz. Küçük bir Anadolu kasabasını andıran Gostivar’da harika tulumba tatlılarından yiyoruz. Gostivar’da çok kalmadan Makendonya’da Müslüman Arnavutların en yoğun olarak yaşadığı Kalkandelen’e doğru yol alıyoruz. Yol boyunca sağlı sollu Müslüman köyleri seyrederek Kalkandelen’e varıyoruz.
Şimdi Kalkandelen Şehrindeyiz.
Kalkandelen Alaca Camisi, Sersem Ali Baba Bektaşi Tekkesi, Osmanlı Hamamı ve daha birçok Türk eserini içinde bulunduran bir şehir.
Kalkandelen’de ilk durağımız Sersem Ali Baba Bektaşi Tekkesi oluyor.
Bu tekke 24 bin m2 alanı ile Osmanlı coğrafyasındaki en geniş araziye sahip tekkedir. Tekkenin içinde Bektaşi Tarikatı üyeleri için sohbet hane ve hemen onun karşısında diğer Müslümanlar için Cami var. Ekibimiz içindeki namaz kılan arkadaşlar ile birlikte Tekke içindeki camide namazımızı kıldıktan sonra Tekkenin Şeyh’ini ziyaret ettik. Şeyh Efendi bizi çok sıcak ve samimi karşıladı. Bir süre sohbetten sonra Şeyh Efendi mahalli şive ile bize “Şimdi siz kılayısınız beden namazı, ama bilmiyisinizki bizlerde kılayı gönül namazı’’ diye söyleyerek latife yapıyor. Şeyh ile görüşmenin akabinde Tekkenin açık hava sohbetlerinin yapıldığı kısma geçiyor ve bir süre sohbet ettikten sonra bizlere ikram edilen ayran ve börekleri afiyet ile yiyoruz. Daha sonra da Tekkeden ayrılarak Alaca Camisine gidiyoruz.
Osmanlı’nın Balkan Coğrafyasındaki en güzel Camilerinden biri olan bu Camiye Alaca Camisi denmesinin nedeni iç ve dış duvar süslemeleridir. Bu caminin diğer bir benzeri Tiran ve Travnik’tedir. Bu üç cami görülmeye değer camilerdir. Alaca Camisinin önce dış duvar süslemelerini inceliyoruz. Ancak iç kısmına girince ekibimizin hayran-lığı en üst düzeye çıkıyor. Caminin iç duvarları, kubbe ve her taraf adeta bir kağıt üzerine işleme yapılıyormuş gibi süslenmiş. Bu güzellik karşısında şaşırmamak ve bunu yapan ellere hayranlık duymamak mümkün değil. Ekibimiz oldukça etkilenmiş bir ruh hali içinde cami-den çıkıyor ve hemen yandaki Osmanlı Hamamına giriyoruz. Hamam gezisi akabinde Kalkandelen şehir turuna devam ediyoruz ve halk ile sohbet ediyoruz. Makendonya’da ister Türk, ister Müslüman isterse de Hıristiyan olsun her-kesin Türkiye’yi ve Türk Milletini çok sevdiğini müşahede ediyoruz.

Üsküp’ki Şar Dağı’nda Devamıydı Bursa’nın

Nihayet Kalkandelen gezisini de bitirerek başkent Üsküp’e doğru yola çıkıyoruz. Üsküp’te bir gün bir gece kalacağız. Gece geç saatlerde şehre varıyoruz. Otelimiz Vardar Nehri kenarında güzel bir otelde katılıyoruz. Yerleştikten sonra bir-kaç arkadaş ile birlikte Vardar nehri etrafında akşam gezisi yapıyoruz. Vardar nehri ve tarihi Vardar Köprüsü çok güzel ışıklandırılmış. Köprü üzerinden karşı tarafa geçerek nehrin her iki yakasından karşı tarafı seyrediyoruz. Buradan Üsküp’e gideceklere tavsiyem mutlaka bura-da bir gece kalın ve şehrin gece görünümlerini temaşa edin. Alacağınız zevkten çok mutlu olacaksınız. Ancak bu sırada yeni Üsküp’ü çevreleyen dağların tepesine ışıklandırılmış bir dev haç görüyoruz. Onu da kamaramıza alıyoruz. Doğu Avrupa ya da Balkanlarda ara ara bu tip görüntülere rastlamak mümkün.
Bu durumu ben bağnaz Hıristiyan anlayışının bir yansıması olarak değerlendiriyorum. Şehirleri çevreleyen dağların tepelerine haç dikmeye de hilal dikmeye de gerek yok. Şehirde ibadethanelerini bulundurmak yeterlidir. Hoşgörü anlayışına sığmayan bir uygulama. İnşallah yanlıştan dönülür diyelim.
Ertesi gün sabah kahvaltısını otelimizde yaptıktan sonra Üsküp şehir gezisine başlıyoruz.
İlk olarak Vardar nehri etrafını dolaştık ve Tarihi Vardar Köprüsü üzerinden yürüdük. Burada Ekim Devrimi’nin ikinci adamı gazeteci yazar Leon Troçki’nin Balkan Harplerinde Vardar nehri üzerinde katledilip nehre atılan Türkler ve diğer Müslümanlar için yazdıkları birer birer gözlerimizin önünde canlandı. Leon Troçki Balkan harplerinde o bölgede gazetecilik yapmıştır.
Hatıralarında Balkan Harplerinde Vardar Nehri’nin günlerce kıpkırmızı aktığını yazıyor. Troçki “Vardar Nehrini kırmızıya boyayan, katledilip nehre atılan Türklerin kanı idi” diyor ve “ömrümde böyle bir vahşet daha görmedim” diye ekliyor. Leon Troçki Ekim Devrimi’nden sonra yönetimle anlaşmazlığa düşmüş ve İstanbul Büyükada’ya gelmiştir. Daha sonra burayı da güvenli görmemiş, Meksika’ya geçmiş ve orada samimi olduğu bir ajan tarafından öldürülmüştür.
Üsküp’te şehit düşen dedelerimiz için Fatihalar okuyarak oradan ayrılıyor ve doğruca kaleye gidiyoruz. Üsküp kalesine çıkıp şehri temaşa edelim ve şairin dediği gibi “Üsküp ki şar dağında devamıydı Bursa’nın” mısrasının ne kadar haklı olduğunu görelim istiyoruz. Üsküğ 1395’te Yıldırım Bayezid tarafından fethedilmiş ve hemen bu kale inşa edilmiştir. Gelebilecek akınlara karşı şehri korumaktadır. Aslında Bayezid’a Yıldırım adının verilmesi Balkanları yıldrım gibi hızlı alması ve 1395’de Üsküp’ü Osmanlı topraklarına katmasındandır. Çünkü Osmanlı, Balkanlara 1354’te Gelibolu’nun fethi ile adım atmıştır. Tarihçiler ne der bilemem, ancak 1402 Osmanlı ve Timur İmparatorluğu arasında savaş yaşanmasaydı dünya tarihi farklı seyrederdi diye düşünüyorum. Böylece Yıldırım Bayezid’ın hızı kesilmez ve belki de Osmanlı’ya Balkanlardan çok daha fazla topra katılırdı. Öncelikle Üsküp kalesi eski Posthane ve Hükümet binasını görüyoruz.
Oradan Ülkemizin restore ettiği Mustafa Paşa Camisi ve Türbesini ziyaret ediyor ve caminin he-men arkasından eski Üsküp’ü seyre dalıyoruz.
Burada sanki Ulu dağın eteklerinden Bursa’yı seyrediyorum gibi bir his kapladı içimi ve şairin Üsküp’ü Bursa’ya benzetmesinde ne kadar haklı olduğunu anladım. Gerçekten eski Üsküp buradan çok güzel görülüyor. Murat Paşa Camisinden Saat kulesine, Yahya Paşa Camisinden diğer birçok camiye ve Hanlara kadar eski tarihi yapıların hepsini toplu bir şekilde görmek mümkündür.
Ancak bu arada üzücü bir şeyden bahsetmeden geçemeyeceğim. Bana sanki bilinçli yapılıyormuş gibi geldi. Bu tarihi Camilerin ve eserlerin etrafına yeni yüksek binalar yapılarak onların uzaktan görülmeleri engelleniyor. Ne pahasına olursa olsun eski Üsküp’ü korumak gerekir. Çünkü orası bizim ortak tarihimizdir. Ancak şunu da burada söylemek gerekir ki, bugün her şeye rağmen Balkan coğrafyasında, en fazla Türk eseri Makedonya’da vardır.
Kaleden eski Üsküp’ü seyrettikten sonra artık dolaşalım ve harika köftelerden yiyelim diyoruz. Tekrar geri dönüp Vardar Köprüsü’nden geçiyor ve arabalardan iniyoruz. Eski Üsküp’ü yürüyerek gezmek en güzelidir diyor rehberimiz. Biz de ona uyarak gezmeye başlıyoruz.
Önce hemen Vardar Nehri kenarındaki Çifte Hamam’ı görüyoruz. Oradan Kurşunlu Han ve Kapan Han’ı geziyoruz. Buradan eski Üs-küp’ün tam merkezindeki Murat Paşa Camisini ziyaret ediyor ve bir süre orada kalıyoruz.
Murat Paşa Camisi Üsküp’te Türklerin daha fazla gittikleri camilerden biri olma özelliğini taşıyor. Eski Üsküp şehir merkezinde taş kaldırımlı caddede dolaşırken gözümüz İstanbul Simit Sarayına takılıyor. Oradan birkaç simit alıp ekibe dağıtıyoruz. Eski Üsküp adeta bizi büyülüyor.
Bir süre geziye ara veriyor ve Üsküp’ün harika köftelerinden tatmaya gidiyoruz. Köftenin en güzel yapıldığı bölgelerden biri de Balkanlardır.
Çünkü bunu Türklerden öğrenmişlerdir. Tarih boyunca eti en iyi hazırlayan millet Türk Milletidir. Bir köfteciye oturuyoruz. Üsküp’te hangi köfteci iyidir diye sormanıza gerek yok, hepsi iyidir. Bunun yanında bir şeyi daha hatırlatmam gerekiyor. Burada köfteyi tek porsiyon isteyin. Çünkü Üsküp’ün tek porsiyonu bizim iki porsiyonumuza eşdeğerdedir. Karışık peynirli salata ile birlikte köftelerimizi yiyoruz ve üstüne çaylarımızı yudumluyoruz. Çay faslında kesif bir sohbete dalıyoruz ve bir süre dinleniyoruz. Çünkü şehir içi gezimiz akşama kadar sürecek.
Yemek faslından sonra geziye devam ediyoruz. Önce İsa Bey Camisine gidiyoruz. Onu gördükten sonra Üsküp Saat Kulesi ve Sultan Murat Camisinin bulunduğu bölge-ye gidiyoruz. Bu bölge eski Üsküp Çarşısı’nı üstten gören bir tepe şeklinde bir yer. Saat Kulesi ve Cami bu tepeye yapılmış. Buraya çıkarak şehri farklı bir cepheden gözetliyoruz ve Camiyi görüyoruz.
Buradan İshak Bey Külliyesine gidiyoruz. Orayı da gördükten sonra şehrin çıkışına yakın bir yerde kurulan Yahya Paşa Camisine geçiyoruz.
Camiyi görüyor ve avlusunda bir süre dinleniyoruz. Bu arada caminin demir parmaklıklı giriş kapısının üstünde, sağında ve solunda yerleştirilmiş ay yıldız maketlerini çekiyorum. Böylece eski Üsküp’te ki tarihi eserleri içeren gezimizi bitiriyoruz.
Artık Üsküp’ten ayrılma zamanı gelip çatıyor. Ekibi toparlıyoruz ve Kumanova’ya doğru yola çıkıyoruz. “İşte geldik gidiyoruz şen kalsın güzel Üsküp’’ mısrasını söyleyerek Üsküp’ü terk ediyoruz. Ancak aklımız ve gönlümüz burada kalıyor.
Allah tekrar görmek nasip etsin diyerek yola devam ediyoruz. Yol boyu gökyüzünü delecekmiş gibi yükselen minareleri izleyerek Kumanova’ya geliyoruz.
Kuman Türk’lerinin merkezi ve hepimizin yakinen tanıdığı türkücü Arif Şentürk’ün memleketi olan Kumanova’da biraz soluklanıyoruz ve şehri dolaşıyoruz.
Oldukça yüksek minareleri ve sıcakkanlı Kuman Türkleri ile bir süre muhabbetten sonra yolcu yolunda gerek diyerek Bulgaristan’a doğru yolumuza devam ediyoruz.
Makedonya yazımıza burada son verirken okuyucularıma Bulgaristan’da Türk İzlerinde buluşmak üzere sağlıklı günler diliyorum.